Sevgili Bild, gözlerinden öperim!
Posted on | April 27, 2010 | No Comments
(Atina’daki bir sokakta duvar yazısı: Krizden çıkabilmemiz için patronları kurban etmemiz gerekiyor!)

Yani şu Almanlar sizce de fazla kasmadıklar mı Yunanistan’a yardım edecekler diye!!.. Tamam elbette birileri yatarken ya da kendi hataları yüzünden çıkmaza sürüklenirken kimse bunun yükünü çekmek zorunda değil.. Tıpkı insan ilişkilerindeki gibi.. Ama madem bir ailesin (Avrupa Birliği’nin üyesisin), paşa paşa yardımını edeceksin.. Hayır verecekleri iki kuruş için (ehehe abartmıyım elbette önemli bi para da, farz-ı misal) süründürdükçe süründürdükleri yetmiyormuş gibi şimdi de Alman medyasında açıkçası bana Yunanistan’ın içinde bulunduğu durumla ilgili olarak oldukça yanlış göstergeler üzerinden gidiliyormuş hissiyatı uyandıran “anti-yardım” propagandası başladı..
Şöyleki; Alman Bild gazetesi belli ki bizim tabirimizle “acar muhabir”lerinden birini Atina’ya yollamış, krizi yerinde gözlemlemesi için.. Adam gelmiş yazmış “Yahu bunlarda uzolar lıkır lıkır gidiyor, 100 eurolar havalarda uçuşuyor, insanlar içmeye eğlenmeye devam ediyor, Yunanistan krizde falan değil”…
Sizce de burada tam anlamıyla bir perspektif kayması yok mu??
Bunu hepimiz biliyoruz, kriz “ortadireğe” dokunur. Hatta kriz, eğer biraz da kurnazsa zengini daha da zengin kılabilir, ihya edebilir.. Aylarca Atina’daki protestoları takip ettik, kamu işçileri, doktorlar, öğretmenler, herkes ama herkes sokaklara döküldü.. Kemer sıkma önlemleri hala tartışılıyor, neden? Çünkü hırslı küresel speklüatörlerin, para babalarının marifetlerinin yükü yine vergi mükellefinin sırtına kaldı. Üstelik ülke iki ay içinde devasa yabancı finansman bulmak zorunda.. Tahvil ihraçları şimdilik başarılı gidiyor.. Amaa nasıl?? Yüksek faizle babam da tahvil satar.. Faizler tavan yapıyor, Atina yüklü maliyetlerle borçlanıyor. Bunun ucu sonu açık.. Ne olacak, bu yükleri de finanse etmek için bir posta daha kemer sıkma programları gündeme gelecek..
Şimdi derdim şu;
Yahu kemer sıkan zaten orta direk
kelli felli göbekli para hırsından gözleri dönmüş spekülatörleri vergileri ile finanse edecek olan yine orta direk
Atina’nın gece hayatında akan uzolar, harcanan yüzlerce eurolar nasıl olur da Yunanistan’da kriz olmadığı şeklinde yorumlanabilir?? Türkiye’de de çok krizler gördük. Ne zaman Reina’ların ya da gece klüplerinin boşaldığını top attığını hissettik ki? Parasını har vurup harman “savurabilen” yine savurdu.. Hem üstelik Reina Meina Zeina insanlarının yüzde kaçının sabah 9-akşam 6 çalışan, ssk priminin yatıp yatmadığı derdinde olan “ortalama halk” ya da “orta direk” olduğunu söyleyebilirz ki?
Kısacası Yunanistan’daki krizi incelemek için bir avuç kalburüstü insanın gece eğlencelerinden yola çıkan Bild’i can-ı gönülden tebrik(!!) ediyorum..
Küçük bir not; 1929 Büyük Buhran’da biliyorsunuz Charlie Chaplin filmleri patlamıştı, tam da o dönem.. Geçen bir haber araştırırken dikkatimi çekmişti resesyon dönemlerinde mesela ruj satışları da patlayabiliyor.. Tamamen krizde tüketicinin kendi kendine yarattığı bir “terapi” etkisi desek yeridir. Bunu da hesaba katarsak bütün göstergeleriyle krizde olduğu aşikar olan Yunanistan için “yok ya bunlar krizde değil” diyen zihniyeti yanacıklarından sıkar, gözlerinden öperim canım benim!!!!
Kadın=Vazo??
Posted on | April 19, 2010 | No Comments

Sexism üzerine olan yazımı internet ortamında okuyamayanlardan gelen ısrar üzerine haftasonunda yayımlanan yazımı buraya da koyayım dedim.. Referans’ın internet sitesinde abonelik sistemi başladığı için okuyamamış olabilirsiniz, buyrun burdan yakın
sıla sizin için her zaman bir çare bulur
Sexist reklamlar öldü ama kadının bedensel teşhiri gittikçe ağırlaşıyor, sınırları zorluyor.. Bir hamburgeri, bir fotoğraf makinesini, bir arabayı ya da bir çikolata gibi kadın vücudu ve cinselliğiyle alakasız ürünlere ilgimizi çekmek için neden meme, popo, aralanmış dudaklar ya da süzülmüş gözler görmek zorundayız? ya da zorunda mıyız?
kadın muhteşem güzel bir varlık evet.. bu konuda okeyim.. kadın çıplaklığının sanatta fotoğrafta sonuna kadar kullanılmasından yanayım, destekliyorum da.. kadın estetiktir, kadın doğanın yarattığı bir sanat eseridir.. ama kadın vücudunun sanatsal kaygılar dışında mu kadar objeleştirilmesi artık beni rahatsız etmeye başalmıştı ki böyle bir yazı çıktı.. hele şu 1950′lerdeki reklamları görünce kendimi tutamadım bir kıyaslamaya giriştim..
buyrun devamı aşağıda..
1950’lerde başlayan ve ‘kocasını memnun etmek için doğan’ kadın figürünün kullanıldığı seksist (cinsiyetçi) reklamlar furyası yerini bugün de kadının abartılı olarak objeleştirildiği reklamlara bıraktı. Reklamcıların yeni olgusu ise ‘kadın-kadın’ ilişkisi.
Sıla Özçelik
“Sabah kocanızın uyandığında gördüğü ilk şey yüzünüz olacağı için akşama kadar o berbat görüntüyü hatırlayıp eve geç gelme bahaneleri uydurmasını istemiyorsanız şu kremi kullanın. Hatta kocanız başka kadınlarla ilgileniyorsa suç sizindir çünkü ona bu mutfak aletiyle güzel yemekler pişirmemişsinizdir. Zaten erkekler kadının çok bilenine değil iyi yemek yapanına bakar, bu yüzden sakın ola şu çorbayı almayayım demeyin.” Tüm bu ifadeler 1950’lerde dünya çapında oldukça kanıksanmış reklam stratejileriydi.
Müşterinin ilgisini çekmek için belki de en kolaya kaçan yollardan biri olan sexist(bir cinsin üstün olduğunu savunan) reklamlar o dönemde oldukça sık kullanılıyordu. Kenwood gibi ev aletleri markasından, gıda devi Heinz’a, otomotiv lideri Mercedes’ten, hızlı tüketim devi Colgate Palmolive’e kadar bir çok şirket gazete ve dergi reklamlarında kadınları ‘ikinci sınıf’ ya da dünyaya sadece kocasını memnun etmek gibi ‘ulvi’(!) bir görev için gelmiş yaratıklar gibi gösteriyordu. Reklamlarda, “Bu çorbadan almazsanız kocanız sıkılır sizi terkeder, bu sabunu kullanmazsanız sabah o çirkin yüzünüzle karşılaşır, akıllı kadınlar yalnız başına otururken güzel kadın koca sahibi olur” gibi oldukça ‘seksist’ yaklaşımlara başvuruluyordu.
Aradan neredeyse yarım yüzyıl geçti. Kadına karşı negatif cinsiyet ayrımcılığının yapıldığı seksist reklamlar büyük ölçüde ortadan kalktı ama modadan gıda ve teknolojiye kadar, yine bir çok sektörden şirketler reklamlarında ‘kadın’ı kullanmaktan vazgeçemedi. Yani değişmeyen tek şey ‘kadının metalaştırılması’ oldu. Son yıllarda ise kadın cinselliğinde sınırlar iyice zorlanmaya başlandı. Uzmanlara göre artık şirketler tüketicinin dikkatini çekebilmek için önümüzdeki dönemde toplumun genelinde kabul gören heteroseksüel ilişkilerin dışındaki olgulara daha da ağırlık vermeye başlayacak.
Photoshop ile imkânsız hedefler türedi
Kadının ne sosyal hayatta ne de iş hayatında yer bulamadığı 1950’lerde O, sadece ‘kocasını memnun etmek’ için bir ürünü satın alması gerektiği önermesi kullanılıyordu. Bu ürün bir mutfak aleti, bir krem, sabun ya da sadece bir çorba bile olabiliyordu. Aradan koca 60 yıl geçti. Bu kez kadın hem sosyal, hem siyaset, hem sanat ve hem de iş hayatta varoluş nedenini kendi eliyle yeniden biçimlendirdi. Kadın artık kocasının eline bakmıyor; domates doğramayı hayatının anlamı olarak kabul etmiyor ve kocasının hediye ettiği tencere ile mutluluktan havalara uçmuyordu. Hal böyle olunca, reklamcılar da şirketler de kadın müşterilerine getirdikleri “Bu ürünü alın yoksa kocanız sizi bırakır” yaklaşımını çöpe atmak zorunda kaldı. Çünkü bu strateji artık satmayacaktı.
Bu kez de gazetelerden televizyona, internet ortamından dergilere kadar bir çok mecrada ‘gizli seksist’ ya da kadınların doğrudan cinsel obje olarak kullanılmaya başlandığı reklamlar türedi.
Reklamcılar, eli para tutan ve hayatta erkeğini mutlu etmekten başka amaçları da olduğunu keşfeden kadın müşteriyi tavlamak için, benzer seksist mesajları daha ‘örtülü’ biçimde vermeye başladı. Reklamcılar, “Bu kremi kullanmazsanız yalnız kalırsınız” demek yerine, “Şu selülit kremi ile Hollywood yıldızlarına benzeyin” diyerek; ve tabiiki ‘Photoshop Tanrısı’nın da yardımıyla kadınlara ‘ulaşılması imkânsız’ bilinçaltı hedefler koymaya başladı. Çikolatadan dondurmaya, otomobilden tekstile kadar her üründe ise kadın cinselliği apaçık objeleştirildi.
Bekaret derdi ve popo sorunsalı
Bundan bir kaç yıl öncesinde Dolce&Gabbana ve Wonderbra, billboardlarda yer alan afişleri yüzünden seksist damgası yemişti. Son dönemlerde ise giyim markası Diesel’in bir kaç sezondur kullandığı reklamların seksist olup olmadığı tartışılıyor. Diesel, son reklamında iç çamaşırıyla bir erkeğin kucağına oturmuş kadın görseli kullanıyor. Buna karşılık reklamda “Seks satar, malesef biz sadece jean satıyoruz” ifadesi ile açıkça seksist olan yaklaşımına vurgu yapıyor. Son bir haftadır ise Hırvatistan’da bir popo tartışmasıdır gidiyor. CNN ve BBC gibi televizyon kanallarında kullanılan Hırvatistan’ın turizm reklamlarında bir kadının bikinili popo görüntüsü tepki alınca Başbakan Jadranka Kosor devreye girdi ve tanıtımdaki popo görüntüsü çıkarıldı. Daha bu ocak ayında da Alman lüks otomotiv devi BMW’nin reklamı aşırı seksist bulundu ve tartışmalara yol açtı. Çünkü BMW ilanında sözkonusu edilen bu kez ‘kadının bekareti’ydi. “Kullanılmış araba almayın, kadınınızı ikinci el alıyor musunuz?” diyen reklam için yoğun şikayetler geldi. 2009 Şubatı’nda da uçak şirketi Virgin Airlines, bir pilotla flört eden bir yandan da yolculara cazibeli bakışlar fırlatan mini etekli hostesleri kullandığı reklam yüzünden İngiltere’de 29 şikayet almıştı. Firma, sadece esprili bir dilin kullanıldığını iddia etmişti. 2008’de ise İsviçre’den İtalya’ya kadara seksist reklamlar yine çok konuşuldu. Hatta feminist derneği Guard Dogs, İtalyan kahve üreticisi Lavazza’nın emekleyen çıplak bir kadını kullandığı reklamı ‘ürünle alakası olmayan gereksiz çıplaklık’ olarak değerlendirdi. Fransız otomobil üreticisi Renault’nun, bir yatakta yanyana uzanarak otomobil dergisi okuyan bir erkekle bebek bakım dergisi okuyan bir kadını gösterdiği reklamı da “2008’in en cinsiyet ayrımcısı reklamı” seçildi.
‘Mili oluyoruz’ dedi cezayı yedi
Seksist reklamlar Türkiye’de daha az görülüyor. Bir kaç yıl önce bir selülit kremi reklamında kadının poposu gereksiz yere deşifre edildiğ tartışmalar çıkmış, daha sonra kremin etkisiz olduğuna dair bir rapor alınarak reklam kaldırılmıştı. 2008’de ise Efe Rakı internet sitesindeki tanıtım yazılarından birinin rakı kullanımını ‘erkek olmanın şartı’ şeklinde sunduğu için Reklam Kurulu’nca ‘cinsiyet ayrımcısı’ olduğuna hükmedilmiş ve şirkete 60 bin TL ceza verilmişti. Aynı firmanın bir dönem ‘Milli Oluyoruz’ kampanyası ile çok açık cinsel göndermeler kullandığı reklamları da tartışmaya yarattı. Uzmanlar ise Türkiye’deki reklamlar için nerededeyse hiç şikayet gelmediğini belirtiyor. Referans’a konuşan Reklam Özdenetim Kurulu Başkanı Çetin Ziylan, şikayetlerin daha çok çocukların reklamlarda istismar edilmesine yönelik olduğunu, cinsiyet ayrımcılığı yönünde bir şikayet almadıklarını söyledi. Ziylan, “Reklamda eğer ürünle ilgili bir durum sözkonusuysa çıplaklık sorun olmaz. Örneğin bir duş jeli reklamında kadın banyoda gösterilebilir. Ancak bir motor reklamında kadının çıplak gösterilmesi cinsellikten yararlanmaya dolayısıyla reklamda cinsiyet ayrımcılığına girer” dedi.
GÜNSELİ ÖZEN OCAKOĞLU:
Negatif ayrımcılığın yerini objeleştirme aldı
1950’lerde görülen seksist reklamlarda kadını küçük düşüren negatif ayrımcılık artık günümüzde dünya çapında yasalarla engelleniyor. Reklamlardaki negatif ayrımcılık yerini yoğun olarak kadının cinselobje olarak kullanımına bırakmış durumda. Öxellikle çikolata reklamlarında kadınlar sıkça kullanılıyor. Kadının çikolatada obje olarak kullanılması, gerçek hayatta tüketicinin zihninde ‘endorfin’ (mutluluk hormonu) etkisi yaratıyor. Hatta bu algılamadan ötürü bir kadın çikolata yerken manidar bakışlarla bile karşı karşıya kalabiliyor. Parfümlerin tümünde ise cinsel önermeler var. Otomobil reklamlarında da kadın açıkça obje olarak kullanılıyor. Reklamcılıkta cinselliğin bu derece yoğun kullanılmasını Abraham Maslow’un ‘İhtiyaçlar hiyerarşisi’ ile tanımlamak mümkün. İnsanın en temel ihtiyaçları arasında cinsellik yer aldığı için buna vurgu yapan reklamlar dikkat çekici oluyor. Kadının objeleştirildiği bu reklamlar ürüne bir satış olarak geri dönmeyebiliyor, sadece dikkat çekmeyi amaçlayabiliyor. Ancak bu yöntem özellikle yeni bir ürünün lansmanında kullanılıyor.
HAKAN SENBİR:
Kadın-erkek hikayesi satmıyor lezbiyenlik patladı
Reklamda kadın cinselliğinin tercih edilmesi ancak bu ayrımın yapıldığında tüketicinin ilgisini çekebilmekten kaynaklanıyor. Ancak reklam ve iletişim alanında eksen artık yeni bir trende kaymaya başladı. Artık ‘kadın-erkek’ değil, ‘kadın-kadın’ olgusu önplana çıkarılıyor. Çünkü toplumda genel gören ilişki biçimi heteroseksüel ilişki olduğu için bir kadın ile erkeğin ilişkisi tüketicide ayrım yaratmamaya başladı. Bu olgu reklamcılıkta sonuna kadar tüketildi. Dolayısıyla tüketicinin gözü de yeni bir olgu aramaya başladı. Gay ya da lezbiyen ilişkilere vurgu yapan, ya da çoğu zaman vurgu yapmadan tüketicinin zihninde, “Aacaba bunlar arkadaşlar mı, yoksa sevgililer mi?” sorusu uyandıran reklamlarda dünya çapında çok hızlı bir artış görüyoruz. Bu anlamda 1950’lerdeki negatif ayrımcılığın yerini bu kez ‘pozitif ayrımcılık’ın aldığını söyleyebiliriz. Bir anlamda gay ve lezbiyen ilişkiler reklamcılıkda artık ‘teaser’ yani tahrik edici unsur olarak kullanılıyor. Üstelik İsveç gibi en açık toplumlarda bile reklamlarda görülen lezbiyen imaları oldukça yeni bir olgu. Reklamcılar bir anlamda insan psikolojisinin sınırlarını zorluyor. Bu noktadan sonra ne gibi bir olgu üzerinde çalışılır düşünmek bile istemiyorum.
OSTROM BİZİ DİSKOYA GÖTÜR! :)
Posted on | October 13, 2009 | 1 Comment
Yürü be Ostrom! Herşey bir kenara Nobel Ekonomi Ödülü’nü tarihinde ilk kazanan kadın bu tonton gülüşlü, anneanne görünüşlü kadın oldu. İlk kez bir kadın Nobel Ekonomi ödülünü kazandı!
Adı: Elinor Ostrom.
Tıpkı iktisat fakültesindeyken Stiglitz’in kitaplarını devirdiğimiz gibi artık Ostrom da fotokopicilere iyi gelir kapısı olacak!
Tabi şöyle bir durum var. Aslında Ostrom’un Nobele layık görüldüğü “yönetişim” çalışmaları “ekonomi” kategorisine bile girmiyor. Hatta zaten gerek Ostrom gerekse ödülü paylaştığı Williamson (adam da resmen arada kaynadı, ilk kadın iktisatçı derken!!..) ödülü alması beklenenler listesinde neredeyse yoktular bile.. Bahis sitelerinde talep yönlü çallışmaları ile tanınan Fehr gibi isimlere yüzde 50 şans tanınıyordu.. Malum küresel krizde talebi coşturmaya kafa patlatırken herkes, Nobel’i de alsa alsa talep çalışan ekonomistler alırdı.. Ama öyle olmadı, Ostrom hepsini tuş etti valla!!!! :)) (canım benim ne sevimli şeysin sen öyle :)))
Aslında Ostrom’un çalışmaları bir çok alanda birden değerlendiriliyor; ekonomi, sosyoloji, antropoloji, coğrafya ve hatta ormancılık ve balıkçılık! Temel argümanı şu Ostrom’un: Ne devlet tarafından ne de özel işletmelerce yönetilmeyen, belki bir kabile, yerli halk, kasabalılar ya da bir işbirliği örgütleri tarafından idare edilen ortak mülkler çoğu zaman daha verimli oluyor. Bu ortak mülklerden kasıt nedir?
Örneğin Ostrom ve arkadaşları, hatta bu arkadaşlarının arasında bir de coğrafyacı Fikret Berkeş isimli bir Türk de var, Kanada ve Türkiye’deki balıkçılık yapısı üzerine çalışmış. Japonya’da da ormancılık faaliyetleri de köylülüler tarafından idare ediliyor. Ve tüm bu çalışmaları sonucunda Ostrom “Abicim köylülerin, birliklerin ya da kabilelerin işlettiği doğal kaynakları özel sektöre de devlete de versen bu kadar iyi işletemez, bu kadar verimli çalıştırılamaz” sonucuna varıyor.. Ve Nobel’e giden yolda bu noktada açılıyor..
Bu noktada Ostrom aslında Nobel Ekonomi ödülleri için bir dönüm noktası! Çünkü bu ödülün Ostrom’a gitmesi ekonomi disiplinin artık siyaset bilimi, sosyoloji ve coğrafya gibi diğer disiplinleri de tanımaya başladığının bir işareti.
S.
Kibarca “güle güle” IMF!
Posted on | October 9, 2009 | No Comments

Converse’ler de ekonomi sever! ![]()
IMF-Dünya Bankası 2009 Istanbul Kongresi’nin kapanış konuşması..
İlginç gibi kapanış konuşmasında benim dışımda Türk gazeteci yok!!
Kapanış konuşması biterken ve gonga vurulurken gazeteci arkadaşlar
gelmeye başlıyor
zaten çok kısa bir konuşma oldu işte formalite hesabı sonra hep beraber kalktık ve “ee bu mudur?..” olduk..
Zaten İstanbul Kararları muhabbetini Ali Babacan ortaya atmıştı, biraz da görmemişin IMF toplantısı olmuş hesabı bu zirve hep “İstanbul Kararları” diye pazarlandı durdu, (ki şahsen buna hep bıyıkaltı güldüm ben de neyse..)
Kısacası Londra’daki maliye bakanları ve son Pittsburgh’deki G20 zirvesinde alınan kararlar tekrarlandı kapanışta
o da hani ayıp olmasın diye ![]()
- Finansal regülasyon artırılmalı, risk yönetimi güçlendirilmeli
- Aman ha gevşek para politikasından erken çıkayım demeyin
- E bi zahmet bu krizden sonra koordineli oluruz dimi?
- Gelişen piyasalara da ağırlık versek diyorum?
Kısacası sonuçları budur abicim IMF Istanbul zirvesinin, sonuç derseniz tabi.. Ama en azından bu “strong will” dediğimiz şey bir kez daha tekrar edildi.. Şimdi sıra harekete geçmesinde.. Yoksa bunları hep dinleyip duruyoruz zaten..
Bireysel anlamda bakarsaaaak:)
IMF toplantıları bana buzzz gibi soğuk press salonunu ama dünyanın dört bir yanından gelmiş rengarenk meslektaşlarımı, guruldayan mideleri, öğlen 3te tek öğün dağıtılan iğrenç kruvasan ve çörekleri, topuklulardan şişmiş ayakları ama mesleki olarak yaşadığım tatmin duygusunu ifade ediyor..
Faiz artırımı bahane, bol paradan çıkış şahane!
Posted on | August 27, 2009 | No Comments
Ahh nihayet işte beklenen oldu.. Yok ABD, yok babadeee derken küresel kriz başladığındna bu yana dünya çapında gevşek para politikasından ilk çark eden İsrail oldu!
Haftaiçi İsrail Merkez Bankası 2007′nin sonundan beri izlenen düşük faiz politikasına son noktayı koydu ve gösterge faizini çeyrek puan artırarak yüzde 0,75′e yükseltti.
Bir ay önce falan ABD, İngiltere ve Japonya fena halde keklemişti bizi, aman aman nasıl da ifadeler kullanıyorlardı “gevşek para politikası bitiyor, musluu kapıyoruz” gibilerinden.. E tabi sonuçta adamlar dedikleri dakika para politikasında sıkılaştırmaya gitmeyecekleri, orası açıktı. Ama ABD Merkez Bankası’nın (FED) ve İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) kalkıp da şu meşhur varlık alım programlarını da uzatıp genişletmelerini de beklemiyorduk yani açık konuşalım :))
BoE varlık alım programını geçen hafta 50 milyar sterlin büyüttü?? Eee nası yani.. dedik, hani krizden çıkış başlamıştı, bol para dönemi bitiyordu? Üstüne FED de TALF programını 200 milyar dolar genişleti, o da yetmedi süresini bile uzattı 6 ay kadar.
Hal böyle olunca meraklara gark olmadım değil.. nası iş bu?.. Aslında çok basit…
Ekonomiden iyi sinyaller geliyor EVET
GSYİH’lar toparlanıyor EVET
Hatta perakende verileri bile canlanma sinyali vermeye başladı EVET
EVET EVET EVET EVET!
Tamam itirazımız yok…
Ama merkez bankaları bunların hepsinin bir yılı aşkın süredir izledikleri gevşek para politikası ve teşvik programları sayesinde olduğunu BALLLLLL gibi biliyor!… Zaten programların amacı buydu ve ekonomistler de kantitatif gevşetmeden çıkmanın zamanlamasının ne kadar önemli olduğu konusunda bas bas bağırıyor…
Dolayısıyla hem ABD hem de İngiltere temkinli oynuyor.
Üstelik İngiltere’de izlenen kantitatif gevşetme programları alsına bakarsanız öyle çok ahım şahım bir rahatlama sağlamış değil özellikle bankacılık sektöründe. İngiliz bankacılık sektöründe hala likidite sıkınıtsının çözülemediği tartışmaları yürüyor.. Sterlin de kantitatif gevşetme programlarının işe yaramadığı endişeleri ile kan kaybediyor bu ara..
Şimdi İsrail’den sonra sırada kim var onu konuşuyoruz.. Polonya olabilir, dün faizini değiştirmeyerek aslında bol paradan çıkışın ilk sinyalini verdi. Doğu Avrupa’dan faiz artırımı gelebileceği konuşuluyor, Macaristan hariç tabi.. Küresel koordineli faiz indiriminin başladığı dönemde adamlar forintimizi koruyacağız diye faiz indirmemişti. Yani biraz geriden geliyorlar, hatta gevşetme politikası aslında Macaristan’da daha yeni yeni başladı diyebiliriz.. Ordan bişey beklemeyin ![]()
Avustralya ve Hindistan da olası isimlerden..
Let’s seeee!
S.
Boğalaşmak ya da boğalaşmamak.. işte bütün mesele bu!!!
Posted on | August 13, 2009 | 2 Comments

Bernanke’yi, Trichet’yi yada King’i, farketmez, bir lafı bir bakışı piyasaları hoplatmaya yeten herhangi bir ekonomi kurmayını hayal ediyorum tiyatro sahnesinde! Mesela Bernanke! Beyazlar içinde diz çökmüş elinde bir kafatası… bla bla.. evet uçmadan konuya gireyim iyisimi
“Olmak ya da olmamak” gibi derin mevzular değil de, bu aralar işimiz “boğalaşmak ya da boğalaşmamakla”la alakalı daha çok!
V tipi dedik, W tipi dedik, yok yok U tipi dedik, sonra da eyvah L tipi dedik! Yaşadığımız resesyona dünya çapında hepimiz bir isim koymaya çalıştık. Şimdi “Karekök” tipi çok tartışılıyor, yani dipten sonra yükseliş var ama eski uçuk seviyelere değil daha “mülayim” seviyelere geri dönüş olabilir diyoruz.
Toparlanma tartışmaları gündeme gelmişken de piyasalar marttan beri bir rallli içinde ve şimdi de bu rallinin “boğa”nın başlangıcı olup olmadığı tartışma konusu.. Evet eskisi gibi “ayı rallisi” deyip geçemiyoruz, çünkü iyileşme sinyalleri veren veriler de var. Ama kendimizi çok da kaptırmaya gerek yok sanki hala batık krediler artıyot, ticari emlak yeni risk olarak büyüyor, piyasanın artık daha önceki kriz sonraları yaşandığı gibi “doğası gereği” yeni balonlar şişmeye başlıyor..
Boğamıyız değilmiyiz kardeşim nedir bu durum diyenler için buyrun size en tozlu raflardan indirdiğimiz “DOW TEORİSİ”.. Charles Dow’un teorisi, mekanı cennet olsun meslektaşımın!
The Wall Street Journal’da yazdığı 255 makaleden türetilen bu teknik analizin atası denebilecek teoriye göre “EVET BOĞA BAŞLADI”. Çok basit.. Dow Jones sanayi ve Dow Jones ulaştırma endekslerini yan yana alıyorsunuz, bakmışsınız ki iki endekste de beklenen direnç noktaları kırılmış, işte boğa başlamış demek.. öyle diyor teori, şu arada sıkça konuşuluyor dışarıda..
Yine de temkinli olmak iyidir zarar gelmez
konuyla ilgili ayrıntılı yazım için hemen link vereyim;
burda baymayayım diye uzatmıyorum
http://www.referansgazetesi.com/haber.aspx?HBR_KOD=127607
görüşürüz!
S.
NEDA..
Posted on | June 24, 2009 | 1 Comment
Neda.. Güzel Neda.. Neda’yı yazmadan geçemiyorum..
Ne tuhaf değil mi.. Benim ya da sizin kafayı ABD Doları’na taktığımız ya da piyasaları yönlendiren hatta tamamen ele geç
iren spekülatörlerin kendi ceplerini doldurmaktan başka bir işe yaramayan hamleleri ile yönlendirdiği piyasanın “kişilik bozukluğu” sergileyen tavrına anlam getirmeye çalıştığımız sıralarda Neda ölüyordu…
Ne için? Bir avuç demokrasi kırıntısı için…
İki gündür kendimde değilim Neda’nın güzel gözleri, ölürken bile etrafına yaydığı o güçlü enerjisi gözümün önünden gitmiyor…
Bir kadın öldü.. bir insan öldü… sokakta öldü.. demokratik hakkını yani protesto hakkını kullanırken öldü.. öldürüldü..
biz o sırada FED toplantısından faiz artırımı kararının sene sonuna kadar çıkmayacağını tartışıp duruyorduk..
Hayat bazen çok acımasız..
Neda.. gözlerin açık gittin ama umarım gözün arkada kalmaz, demokrasi yerini bulur..
Bir Rus, Bir Çinli, Bir Japon uçağa binerler..
Posted on | June 23, 2009 | No Comments
Tamam peki elbetteki şu malum Rus, Japon, Çin ya da türlü milletler arası fıkralardan yazmayacağım… Ama bir haftadır falan Rusların gıkı çıkmıyor.. Çinliler zaten biraz kaçak güreşiyor, Japonya ya da diğerleri deseniz onlarda “doların rezerv kuru oluşunun sürdürülebilirliği” tartışmasına aktif olarak katılmıyor. Evet evet ta kendisinden bahsediyorum: “Dolar artık rezerv kuru olamaz mı gerçekten?”
Ama bu suskunluk nereye kadar sürer ondan çok da emin değilim. Daha geçen haftaya kadar euro/dolar paritesi bildiğini oyunca yoyo misali bir aşağı bir yukarı hareket ediyordu… O ruslar yok mu o ruslar
Bir yanda Rus merkez bankası dediki “Tutmayın beniiiiiiii yahuuuu satıyorum ABD tahvillerini, hem IMF’nin tahvilleri dururken manyakmıyım elimde gittikçe değer kaybeden dolarlarla?” E haksız da sayılmazdı…. E sonra ne oldu, maliye bakanı Kudrin haftasonu “Korkmayın yahu, dolar rezerv mezerv özelliğini yitirmiyo” dedi.. ohhhhhhh dedi parite yine bi sakinleşti.. Sadece bir gün geçti Şangay İŞbirliği örgütü’nde bu kez devlet başkanı Medvedev “Yok yok artık dolardna başka bir rezerv kuruna ihtiyaç var” dedi…
Nası yaa!!??.. Dalga mı geçiyosunuz (Are you kidding’in Rusçasını bilen varsa yazsın bi zahmet!).. Kedi-fare oyununa döndü diye yazdım gazetede.. Cidden de öyle ve birileri bu işten acayip paralar götürdü ya neyse… Eur/dolar paritesi iki üç günde nası iniş çıkışlar yaşadı..
Şimdi bir sessizlik hakim.. Ama ben bunun ABD’nin en büyük finansörlerinin dolar varlıklarından çıkmaktan vazgeçtikleri gibi “iyimser” bir işaret olduğunu hiç sanmıyorum.. Biraz da “bekle ve gör” modu hakim sanki.. Hnai malum ABD krizden çıktı mı, yok W tipi resesyon olacak ta seneye ikinci dibi görecekmiyiz görmeyecek miyiz tartışmaları var ya… Bir de arada harcama paketlerinin etkisiyle toparlanma gösteren verilerin illüzyou var tabi… Biraz daha beklenecek gibi.. Zaten ABD varlıklarından öyle hopppadanaaaaaaaak diye bir çıkış beklemiyor kimse…yavaş yavaş.. hem üstelik ABD varlığından çıkıp ne alacaklar, Kamboçya tahvili falan mı? Avrupa^’dan daha mı az riskli olur du aslında ya hehehehe
O yüzden Rusya, Çin, Brezilya ya da Japonya gibi büyük finansörlerin ABD tahvilleri kadar yüksek nota sahip ve güvenilir varlık bulma şansları da çok değil.. Ama bu varlıklardan çıkma tartışmaları bile paritede ve piyasalarda çalkantı yaratıyorsa bir de bunun gerçeğe dönüştüğünü düşünün!!!.. Zaten çıkış var o ayrı, bu hiç bir zaman toplu sert bir çıkış olmayacağı için yavaş yavaş hissedilecek…
Economy Lover’dan merhaba!
Posted on | June 2, 2009 | 2 Comments
Son bir kaç yıldır gazetede yazdığım yazıları hani derler ya “kendi aramızda konuştuğumuz şekilde” aktardığım blogumu artık kendi adıma açtığım bir siteye taşıma vakti geldi..
Burada ciddiyetten ölen yorumlar, beyin cerrahının teşhisinden bozma teknik ifadeler ya da uykunuzu getiren sıkıcı yorumlar bulacağınızı zannediyorsanız yanılıyorsunuz!
Ekonomide eğlence asıl şimdi başlıyor! ![]()
“Ekonomicilik” oyunuma hoşgeldiniz, iyi eğlenceler!
Sıla Özçelik
ps: bana kısaca S. diyebilirsiniz
RENKLİ SAKIZLAR… EKONOMİ ASLINDA ONLAR KADAR EĞLENCELİ